AİLE DİZİMİ

Sistemik Fenomenolojik Yaklaşım, felsefeci, teolog ve psikolog olan Bert Hellinger’in misyoner olarak gittiği Zulu Kabileleriyle 16 yıl yaşadıktan sonra ve Zulu’ların problem çözme biçimlerinden etkilenmesi sonucu geliştirdiği bir yöntemdir. Yöntemin ampirik çalışmaları yapılmaktadır ve Avrupa’da bir terapi ekolü olarak kabul görmektedir. Sistemik Fenomolojik Yaklaşımı,”morfogenetik alan”,”kolektif bilinç” ve “kolektif vicdan” kavramlarıyla açıklamak mümkün. Yaklaşım; kalp, diyabet, zihinsel engel, intihar riski, otizm, psikoz vb. bir çok hastalığın nedenini, ailedeki sevgi düzeninin kırılmalarına ve bozulmalarına bağlar, ailede 3 ya da 7 kuşağa kadar yaşanmış olan travmalar, daha sonraki kuşakları, bir telafi mekanizmasıyla etkiler. Örneğin ailede bir cinayet söz konusuysa, daha sonra doğan çocuklar katil ve/ veya kurban enerjisini taşıyarak, travmayı telafiye çalışır. Bir ailede erken ebeveyn kaybı varsa, çocuk çok güçlü ebeveyn sevgisiyle, onların yerine kendisi gitmek ister ki, intihar, alkolizm, kendi yaşamını sabote etmek vb. genellikle bu düzlemde ortaya çıkar.Yuvarlak oturma biçiminde, ortadaki alana (bilen alan), ailenin temsilcileri (çalışma grubunun katılımcıları arasından seçilen) çıkarılır.

     Bu noktadan sonra olan her şey, o aileye özel ve biriciktir. Yani fenomenolojiktir. Terapist müdahalesiyle, varsa sevgi düzenindeki bozulmalar, kırılmalar onarılıp, düzenlenir. Yöntemin kişide geliştirdiği en önemli iç görü “kabul”dür. Annenize duyduğunuz büyük öfkenin nedeninin, babanızın terk ettiği nişanlısıyla özdeşleşmeniz olduğunu, baş edemediğiniz keder duygunuzun, siz doğmadan ölen kardeşinize sadakatiniz sebebiyle olduğunu, dışarıdan izleyip, görürsünüz. Çalışma derin ruhsal düzlemde, bilinçaltı süreçlerdedir, elbette ki, çözüm de aynı düzlemde yer alır ve kalıcıdır.

Ailede yaşanmış, göç, savaş, miras kaybı, kayıplar (örn: savaşa gidip dönmeyen bir aile bireyi, bırakılan-verilen çocuklar),kürtajlar, düşükler, erken ebeveyn kayıpları, doğum problemleri, azınlık olmak,  zorunlu ülke-din değişiklikleri, önceki evlilikler-nişanlar, aileden birinin öldürülmesi ya da birini öldürmesi, uğranan ya da yapılan haksızlıklar; siz hikayeyi bilmeseniz ve ailenizde hiç konuşulmuyor olsa da -ki bu etkiyi daha da arttırır- bugün yaşadığınız sıkıntının, çözemediğiniz probleminizin kaynağını oluşturuyor olabilir.

     Bert Hellinger Hakkında

     1925 yılında Almanya’da doğan Bert Hellinger önce felsefe, teoloji ve pedagoji eğitimi aldı. On altı yıl boyunca misyoner olarak Güney Afrika’da Zulu’ların arasında yaşadı.1970’li yılların başında bu misyonuna veda edip, Avrupa’ya geri döndü. Önce psikanaliz eğitimi alıp psikanalist oldu ve grup dinamiği,primer  terapi,transaksiyonel analiz ve çeşitli hipnoterapötik uygulamalardan sonra,kendine özgü Sistemik-Fenomenolojik Aile Dizimi Yöntemi’ni geliştirdi.Bert Hellinger’in dünyada bir çok dile çevrilmiş 40’ın üzerinde yayınlanmış kitabı bulunmaktadır.

Bert Hellinger, yalnızca kendi geliştirdiği Aile Dizimleriyle             değil, cinsellikten hastalıklara, duygu ayrımlarından, çeşitli terapi yöntemlerine, kısaca her alanıyla yaşama ilişkin görüşleriyle, çağdaş akımların, genel geçer doğruların, ideolojilerin ötesinde bakabilen bir terapisttir.

Hellinger, dünyada büyük ilgi gören sistemine yönelik seminerlerine, Avrupa’yla sınırlı kalmaksızın, ABD, Latin Amerika, Asya, Uzak Doğu ve Afrika ülkelerinde halen devam etmektedir. Dünya genelinde çok saygın bir yeri olan Bert Hellinger, günümüzün en çok yankı uyandıran terapistleri arasında yer alıyor.

     Morfogenetik Alan Teorisi

     Ünlü İngiliz biyolog Rupert Sheldrake’in geliştirdiği bir teoridir. Morfogenetik alan doğanın bir tür alışkanlığıdır. Atom, molekül ya da kar tanesi gibi organik olmayan veya çiçek, kuş, insan gibi organik belirli bir form meydana geldiğinde, bunun tekrar oluşması olasıdır. Sheldrake, morfik alanların düşünce veya davranışla ilişkili beyin faaliyeti modellerini de etkilediğini düşünmektedir.  Bu teoriye göre, kalıtım yalnızca genler yoluyla değil, morfik alanlar yoluyla da aktarılır. Bu alanlar, söz konusu türün kolektif belleğini oluşturur ve türün her bir bireyi ile zenginleşirken, her bir birey de,bu kolektif belleğe bağlanır.Sheldrake, bir anlamda, Jung’un arketip ve kolektif bilinç/bilinçaltı  kavramlarının bilimsel modelini sunmaktadır. Sistem Dizimlerinde olan, temsilcilerin aile belleğine erişimi deneyimlemeleridir.

     Sistemik Fenomenolojik Terapinin Temel Kavramları Vicdan

      Kişisel Vicdan Suçluluk ve masumiyet ikilemi üzerine kuruludur. Hareketlerimiz ilişkilerimizi tehlikeye attığı ya da zarar verdiğinde suçluluk, onlara hizmet ettiğinde ise masumiyet hissederiz. Suçluluk ve masumiyet deneyimimizi-ilişkilerimize neyin hizmet ettiği ya da tehlike oluşturduğu algımızı- kişisel vicdan olarak adlandırıyoruz.

     1-Ait olma, yani bağlanma ihtiyacı: Bu unsurun gözettiği yegane ölçüt, ait olduğumuz topluluğun değerleridir. Farklı gruplardan gelen kişilerin farklı değerleri vardır. Toplumsal bağlam değiştiğinde, yeni duruma uyumlanmak üzere vicdan da değişir. Farklı durumların her birinde vicdan, bizi terk edilmekten ve kayıp vermekten korumaya çalışır. Ancak bizi bir ilişkide masum hissettiren davranış, durum, diğer bir ilişkide suçlu hissettirebilir. Bir ilişkiye aidiyetimiz diğer bir ilişkideki bağımızla çatışabilir. O zaman farklı yargıçların önüne çıkmış oluruz, biri bizi suçlu ilan ederken diğeri masum kılabilir. Örneğin, cinsellik bir ilişki için doyum ifade ederken, diğer bir ilişkinin ihlali olabilir. Vicdan aidiyetin hizmetinde bizi bir topluluk için birbirimize bağlarken, farklı olanları dışlamaya ve kendimiz için talep ettiğimiz aidiyeti onlar için reddetmeye iter. Vicdanımızın kendi grup üyelerine yapmamızı yasakladığı şeyi, vicdan huzuruyla başkalarına yaparız. Ulusal, dinsel, ırksal çatışmalar bu kapsamda yer alır. Bu noktadaki suçluluk ve masumiyet, iyi ve kötü ile aynı şey değildir.

     2-Alma verme dengesini koruma yani denge ihtiyacı: İlişkilerimiz (suçluluk ve masumiyet deneyimlerimiz) alma ve verme ile başlar. Verdiğimizde hak sahibi, aldığımızda borçlu hissederiz. Bu ikisi arasındaki gidiş geliş, ilişkilerdeki suç ve masumiyetin ikinci temel dinamiğini oluşturur. Hem alan hem de veren, ancak eşit biçimde alıp vermiş olduklarında huzur bulacaklarından, bu bütün ilişkilerimize hizmet eder. Birinden bir şey aldığımızda, masumiyetimizi ve bağımsızlığımızı yitiririz. Kendimizi borçlu hissederiz ve bu borçluluğu rahatsızlık ve baskı olarak algılar, karşılığını vererek aşmaya çalışırız. Verme ihtiyacı duymadan almak mümkün değildir. Almak suçluluğun bir biçimidir. Aldığımız ve karşılığını da biraz daha fazla verdiğimiz zaman, masumiyet kendini, hak sahibi olmanın rahatlatıcı duygusuyla gösterir. Bu karşılıklı olarak devam ettiği sürece ilişki doyurucu ve sürekli büyüyen bir hale gelir.  Bunun istisnası öğrenci- öğretmen ve ebeveyn-çocuk arasındaki ilişkidir. Çocuk alır ebeveyn verir. Bu durumda dengeyi sağlayacak unsur ise, ebeveynin de kendi ebeveyninden almasıdır. Alma verme dengesi sağlandığında masumiyeti yetki ve özgürlük olarak deneyimleriz.

     3-Toplumsal uzlaşma ve öngörülebilirlikle gelen güven, yani düzen ihtiyacı: Düzen, toplumsal grubun ortak yaşamını belirleyen kural ve sosyal uzlaşmaları içerir. İlişkiler, geliştirdikleri kurallar, tabular inançlarla bireyleri bağlayıcı özelliktedir. Bir süre sonra düzeni ve yapısı olan ilişki sistemleri durumuna gelir. Bu düzenler aidiyetin sınırlarını çizer, uyan kalır, uymayan gruptan ayrılır. Toplumsal düzenler topluluğumuz içinde davranışlarımızı dayatır, rollerimizi, yerine getirdiğimiz işlevleri biçimlendirir, ancak onları çiğnediğimizde, bağ ya da alma verme dengesini ihlal ettiğimizdeki kadar derin bir suçluluk yaşamayız.

    Kolektif Vicdan Çocuk, eş, ebeveyn olmamızın yanı sıra, aile grubumuzla, daha uzak akrabalarımızla da ortak bir oluşumu, bağı paylaşırız. Aile sisteminin devamında-kırılmalarında, kolektif vicdanın etkisi yoğundur. Bu vicdan arkaik, primitif ve kördür, sistemden kimsenin dışlanmasına izin vermez ve telafiye çalışır. Örneğin aileden biri kriminal ise ve aile dışlarsa, kolektif vicdan buna sessiz kalamaz, dışlananı izler ama başaramaz ve aynısının (kriminalliğin) tekrarına neden olur. Kişisel vicdanın unsurlarında suçluluk ve masumiyeti bilinçli olarak hissederiz. Oysa sistemik vicdan bunların üzerinde yer alır ve farklı düzenlere hizmet eder. Bu düzenler insan ilişkileri sistemlerini biçimlendiren ve dayatan, saklı

doğal yasalardır. Ve bunlar, kısmen biyoloji ve evrimin doğal güçleridir; kısmen, yakın ilişkilerimizde kendini gösteren karmaşık sistem dinamikleridir.

Farkında olmasak da kolektif vicdanın düzeninin etkilerini, ihlal edildiklerinde acı, uyulduklarında ise zengin ve istikrarlı sevgi olarak deneyimleriz. Kişisel vicdanımızı izlediğimizde çoğunlukla sevgi düzenlerini çiğneriz. Aile trajedileri genellikle bağ, alma verme ve toplumsal uzlaşmayı koruyan vicdan ile aile sistemini koruyan saklı vicdan arasındaki çatışmalarla ilgilidir.

          Kilitlenmeye Sebep Olan Aile Sistemi Üyeleri

     1-Biz dahil, tüm çocuklar, kardeşler -ölü doğum, kürtaj ve düşüklerle birlikte-

     2-Ebeveyn ve tüm kardeşleri

     3-Büyük ebeveyn ve ender durumlarda onların kardeşleri

     4-Bazı durumlarda büyük büyük ebeveyn

     5-Aile sistemine dahil olmayıp, gidişleriyle yeni gelenlere yer açanlar  -tüm gönül bağı olan kadınlar ve erkekler, eski eşler- ya da gidişi, kaybı, talihsizliği, ölümüyle bir aile bireyine yarar sağlamış olanlar.

     6-Ailede katil varsa, onun öldürdüğü kişi -kurban-, tersi durumda, aileden bir kişi öldürüldüyse katil de sisteme dahildir.

        Sevgi Düzeninde Hiyerarşi

Aile hiyerarşisi üç ölçütü yerine getirirse sevgi sorunsuz akar;

     1-Zaman: Sisteme önce giren, sonradan gelenlere göre daha fazla hak sahibidir. Sıralamada önce ebeveyn, daha sonra doğum sırasıyla çocuklar gelir, ilk çocuk küçük kardeşinden önceliklidir, büyük kardeş verir, küçükse alır. Yeni ilişki sisteminin, önceki ilişki sistemine önceliği vardır. Çekirdek aile,kök aileden,ikinci evlilik birinciden önceliklidir.

     2-Ağırlık: En önemli ilişki anne-baba arasındaki ilişkidir. Bunu, sırasıyla ebeveyn-çocuk ilişkisi, daha geniş aile ile ilişkiler ve özgür seçilmiş diğer gruplarla olan ilişkiler izler. Sıra dışı ağır bir kaderi taşıyan bireylerin, zamanın belirlediği düzeni değiştiren sistemik rolleri vardır.

     3-İşlev: Aile bireylerinin sorumluluklarını, görevlerini, rollerini içerir. Sonra gelen önce gelenin, kadın erkeğin (erkek kadının), çocuk yetişkinin sorumluluğunu, işlevini, ayrıcalığını ya da suçunu üstlenirse sevgi düzeninde bozulmalar meydana gelir.

     Aile Sistemlerinin Düzenlenişi

Aidiyet, alma verme dengesi ve iyi bir düzen korunduğunda sevgi ilişkilerimizde başarılı olur. Ancak bunların yanı sıra, beş dinamik, aile sistemlerinde sevginin başarısını zorunlu kılar:

     1- Aidiyet Hakkını Onurlandırmak: Sistemdeki herkes eşit aidiyet hakkına sahiptir. Aileye aidiyet üyelerin inançlarına ya da karalarına değil, yalnızca etkiye bağlıdır. Aileleri tarafından kaçınılmış, dışlanmış, unutulmuş bireyler, diğer aile üyeleri üzerindeki etkilerini devam ettirirler. Ciddi ruhsal ya da bedensel rahatsızlıkların temelinde bu dinamiği görürüz. Hastalığı çekenler, bağlantıların farkında olmamalarına karşın, kendi yaşamlarında unutulmuş ya da dışlanmış kişilerin kaderini yeniden canlandırmaktadırlar. Aile üyeleri kimin dışlanmış olduğunu unutabilir ama sistem unutmaz. Örneğin doğar doğmaz ölmüş bir abla ya da psikotik bir dayı gibi.

     2- Sistemin Bütünlüğünü Korumak: Geniş ailenin bireyleri, aile çemberinde herkese onurlu bir yer verdiklerinde kendilerini tam ve bütün hissederler. Sadece kişisel mutluluk ve çözüm arayışlarıyla bu içsel bütünlüğü sağlamak mümkün değildir.

     3- Sistem İçi Hiyerarşiyi Korumak: Zaman, işlev ve ağırlığın belirlediği düzene saygı göstermek. Hiyerarşinin ihlalini, intihar, ruhsal kökenli hastalıklar ya da sonraki kuşaklardan birinin suça yönelmesi vakalarında, önemli bir yan unsur olarak gözlemleriz.

     4- Farklı Sistemler Arasındaki Önceliği Korumak: Yeni ilişki sisteminin, eski ilişki sistemine önceliği vardır. Örneğin bir çiftin ebeveynlerine sevgileri, birbirlerine olan sevgilerinin önüne geçmişse, öncelik düzeninde bir karmaşa söz konusudur. Bir erkek ya da kadın bir ilişki içindeyken, başka bir ilişkiden çocuk sahibi olmuşsa, kural olarak önceki ilişki biter. Eğer kalmayı seçerse, ikinci ilişkiden doğan çocuk için en sağlam yer öz annesinin ya da babasının yanı olacaktır.

     5- Zamanın Sınırlarını Kabul Etmek: Tüm aile bireylerinin yerleri olması ve anımsanmaları gerekmekle birlikte uygun bir zaman sonunda geçmişte yaşanılanın unutulmasına da izin verilmelidir. Ailelerde geçmişte kalan şeylere dört elle tutunmak gibi güçlü bir eğilim vardır. Bu durumda geçmiş onları tutsak alır ve şimdiki zamanda yersiz kalan bir şekilde etkisini sürdürür. Bu durumda yeninin oluşması güçleşir. Böylesi sistemik kilitlenmelerden çıkmak ve bitmeyi hak eden her şeyi serbest bırakmak büyük bir disiplin gerektirir.

     Son Söz

     Sistemik fenomenolojik yaklaşım bize diğer terapi ekollerinin sunduğundan, daha derinde ve daha alt tabakada olanı algılamamızla ilgili bir model sunar. Danışanı/hastayı tümüyle kendine özel değerlendirirken,terapisti de, sınıflandırmaların, tanılamanın ötesindeki bir alana yönlendirir. Farkındalığın, bilinçle bakmanın mümkün olmadığı bir sistemden söz etmesine rağmen, dizim sırasında semptomlar dokunulacak kadar yakına gelip, somutlaşır. Çözüm -bazen      çözümsüzlük- de aynı netlikte gözler önüne serilir. Kimlik duygusunun yitirilip, yabancılaşmanın yoğunlaştığı günümüz toplumunda kişiyi, sağlam bir aidiyet duygusuyla tanıştırır.

     Hellinger sistemini anlamakta dikkat edilecek nokta, dogmatik ve sınırlı bir algılamadan uzak durmaktır. Bir aile sistemi için çözüm getiren müdahale, diğer aile sistemi için çözüm olmayabilir. Çözümler denenmelidir. Yaklaşım yapısı itibariyle deneyseldir ve iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarını yeniden biçimlendirir. Bunlar yerine sorumluluk ve bedel kavramları ağırlık kazanır ve bu anlamda yargıyı da ortadan kaldırır. Sadece olan vardır. Tek amaç, var olan durum içinde, danışanın/hastanın sıkıntısını ortadan kaldıracak ya da hafifletecek çözüme odaklanmaktır. Katılımcılar ve danışan/hasta açısından, gerçeği apaçık görmek, yanılsamaların ötesine geçmek, sarsıcı olduğu kadar iyileştiricidir.

                                ___________________________________________________

rilecek Türkçe Kaynaklar

Bert Hellinger

Sistem Yayınları “Sevgi Düzenleri           “Kabul Etmenin Özgürlüğü”

Pan Yayıncılık “Sevginin Saklı Simetrisi”   “Yardım Etmenin Düzenleri”

 Rupert Sheldrake

    Ege Meta Yayınları                                       Kaknüs Yayınları

    “Yeni Bir Yaşam Bilimi”                               “Biri Beni Gözetliyor”

Carl Gustav Jung’un Eserleri

YANIT

 Öğrenci Ustaya sorar: “Söyle bana nedir özgürlük?”

“Hangi özgürlük?” diye sorar Usta:

”İlk özgürlük ahmaklıktır. Binicisini kişneyerek üzerinden atan soylu beygire benzer..Ama ardından daha da gerilir dizginleri.

İkinci özgürlük pişmanlıktır. Gemi karaya oturduktan sonra, tahliye sandalına bineceği yerde enkazda kalan dümenciye benzer.

Üçüncü özgürlük anlamaktır. Ahmaklık ve pişmanlığın ardından gelir. Rüzgarda salınan başağa benzer, zayıf olduğunda eğilmeyi bildiği için ayakta kalır.”

”Hepsi bu mu?” der öğrenci.

Usta yanıtlar: “Kimileri ruhlarının gerçeğini aradıklarını söyler. Oysa Daha Büyük Ruh onlar aracılığıyla düşünmekte ve aramaktadır. Tıpkı doğa gibi O da pek çok hata kaldırır ama hile yapmaya kalkışanları da yenileriyle değiştirir. Düşünmeye izin verdiklerine, ama sınırlı bir özgürlük tanır. Ve kendini ona bırakan yüzücüyü taşıyan ırmak gibi, alır onları karşı kıyıya taşır.

                                    Bert Hellinger “Sevginin Saklı Simetrisi” Sf. 3

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp